7 Haziran 2010 Pazartesi

Attan İnip Eşeğe Binmek

Geçen yazılarımdan birinde nadide memleketimizin atasözlerinden söz etmiş, hatta bir tanesi ile ilgili bolca çemkirmiştim. Efendim bu LouLou kardeşiniz hakkaniyetli bir insandır. Atasözlerine o kadar laf etmişken, deyimlerimizin gönlü de kırılmasın istedim.

“Attan inip eşeğe binmek” deyimimiz halk arasında sıkça kullanılır, bilirsiniz. Attan inip eşeğe binen pek mutlu değildir kanımca. Aslan gibi doru atım varken eşekle ne işim var, değil mi? Gerçi eşek de güzeldir, güzel gözleri vardır. Hayvan ayırmam ben, alayını severim de; eşeğin kara kaşına kara gözüne atımdan neden vazgeçeyim? Ama olmayacak şey değildir. Misal atım beni istemezse, “Ya bi’ siktir git LouLou bacım, yoruldum ben.İstemiyorum artık seni.” derse eşekle işim olur. Bu yüzden de eşeğin gönlünü kırmam. Binmesem de; arada gider, halini hatırını sorup gönlünü alırım. “Ne güzel gözlerin var eşek kardeş.” derim. “Elde var 1” mantığı gütmek değil bu, sırf eşeğin gönlü kırılmasın, kendini dışlanmış ve değersiz hissetmesin diye. Yoksa at benden vazgeçse bile, beni taşıyacak eşek her zaman bulunur, bir LouLou kolay yetişmiyor malumunuz. Valla memleket eşekleri sıraya girer de, saman yetiştiremem, yonca yetiştiremem. O derece yani.

Neyse efendim dağıtmayayım konuyu, attan inip eşeğe binen çoktur. Elindeki atın kıymetini bilemeyip kaçırınca, mecburen eşeğe tamah eder kişi. Hem eşek daha uysaldır, asi değildir at gibi. At sahibine güvenmezse gem vurdurmaz kendisine. Dizginlerini kolay kolay vermez kimsenin eline. Arada sırtından atıp yoklama çeker tepkinizi görmek için. Baktı sizden bir cacık olmayacak, basar tekmeyi, hiç acımaz. Gözünüzün yaşına bakmaz.

Atın sert tekmesini yiyen kişi; gidip daha uysal, sırtına semer vurulmasına ses çıkarmayan, derdini çeken, yükünü taşıyan eşekle huzur bulacaktır elbet. Burada unutulmaması gereken en önemli noktayı, en güzel açıklayan yine güzel memleketimizin pek kıymetli atasözlerinden biridir: “Eşeğe altın semer vursalar, eşek yine eşektir.”

Hasretle öberim :*

5 Haziran 2010 Cumartesi

Elmamın Kurtlu Yarısı

Efendim malumunuz hayat kısa. Hızla akıyor zaman. Tazecik genç kızlar/genç erkekler olarak başladığımız bu hayat, kısa zamanda yorgun, orta yaş bunalımının eşiğinde insanlar yapıyor bizi. Eh hal böyleyken aşklar da çabuk tükeniyor tabi. Mesela bakınız bana, sayısız aşk eskittim şu kısacık ömrümde. Olmadığında oldurmaya çalışmadım, ayaklarım totoma vura vura kaçtım oradan.

Tüm bunlar yaşanırken, kimseye sonsuz ve ölümsüz bir aşk beslemedim, beslediğimi de söylemedim. Elbette “bitmesin, son olsun” diye başlıyor tüm ilişkiler. Ama olmuyorsa bir yerde vazgeçmek, yol değiştirmek, geçmişi bir yana bırakıp önüne bakmak gerek. İşte bu noktada daha önce “seni sonsuza dek seveceğim, ölümsüz aşkım”, “bizi ancak ölüm ayırır”, “biz bir elmanın iki yarısıyız” gibi laflar etmemiş olmanın önemi çok büyük. Zira bir elmanın diğer yarısı olmayı kabul ya da iddia ediyorsanız, günün birinde gidip bir başka elmanın yarısına diğer yarı olmak istediğinizde ardınızda bıraktığınız yarım elma sizi kurtlu yarısı ilan edebilir.

Eğer bir kez kurtlu elma olduysanız, ne kadar kırmızı ve parlak olursanız olun bırakın Pamuk Prenses’i, Yamuk Prenses bile sizi ısırmak istemez. O dakikadan sonra diğer yarısı olabileceğiniz tek elma, çürük bir yarım elmadır.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Güller ve Dikenleri

Nadide memleketimizin “Damlaya damlaya göl olur.”, “İşleyen demir ışıldar.” gibi fazlaca kabul gören atasözlerinden biri de “Gülü seven dikenine katlanır.”dır. Fakat LouLou kardeşinizde bu atasözü kabul görmez, göremez. Yemişim öyle gülü. Ben lütfedeyim, gülü seveyim, gül efendi de “vur abalıya” anlayışı ile “oh bu beni seviyor nasılsa, ben şimdi buna bir tikenimi batırayım da görsün” desin. Yek yea?!! Afedersiniz de yemezler.

Bu gül azıcık adam olsa da, “bu beni seviyor, ben de buna güzel güzel kokular yayayım, tutuldukça tutulsun, aşkımla sarhoş olsun...” dese ya. Yok efendim; gül artist ya, illa diken batıracak. Yok öyle yağma, nerede görülmüş o yoğurdun bolluğu? O dikeni naparlar biliyor musun gülcüğüm? Yolum yolum yolarlar, hatta bununla da yetinmeyip senin o pek narin taç yapraklarını alemin yollarına sererler. Ne olduğunu şaşırırsın, bir sap ve iki yeşil dandik yaprakla kalırsın ortada.

Gülü sevmem; gülü bu koşullarda seveni, katlananı da sevmem. Ola ki sevdim; dikenine filan katlanamam, basar giderim.

Halbuki papatya öyle mi efendim? Papatya severim ben. Papatya öyle güle benzemez, gül gibi oynak değildir bir kere. Bir o renk, bir bu renk açmaz. Sabittir rengi; beyazdır, ortası da sarıdır. Olayı budur. Gül gibi şımarık değildir. “ben burada açmam, şartlar, şurtlar...” diye nazlanmaz. Rüzgardı, kelebekti... Taşındığı hangi yol, hangi yer varsa uyum gösterir. Yaşam enerjisi var elemanın. İçten, samimi. İçtenliği ve samimiyeti pek çok defa basit ve sıradan olarak algılansa da, bu algılayanın halt etmesidir. Bu tür bir sıradanlığın anlamı basitlik, ucuzluk, değersizlik değildir. Papatyanın hayat algısı ile alakalıdır bu.

Şimdi aslan gibi papatya varken senin havan kime gül? Yörüüü.

Öpenzi :*

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sobe!


Mutsuzluk peşinde bekçi düdükleri gibiyse, kovalandıkça kaçıyor ve kaçtıkça kovalanıyorsan eğer, bir nefes alma molası verdiğinde gökyüzüne bak ve inandığın her şeye şükret dostum. Bilmelisin ve anlamalısın ki, hala varsın, hala hissediyorsun fiziksel olanın dışında bir şeyleri. Kaybetmemişsin ruhunu...

Asılı kalmasın hüznün havada, al ve giy onu düğününe hazırlanan bir gelin kadar özenle ve gururla. Onu sev, onu koru. Bil ki o senin hala hissedebildiğindir ve hissedebilmek hala insan olduğunun neredeyse tek kanıtıdır bu hayatta.

Ruhun özündür. Ruhun senden kaçmışsa eğer, 20 yıl önce tırmandığın erik ağacının en yüksek dalındadır. Git al onu oradan.

Bulamadın mı?!! Saklambaç oynarken saklandığın kuytulara bak. Belki sobelemek için koşarken cebinden düşürmüşsündür bir yerlerde.

Bu kadar mı önemliydi sobelemek? Ruhunu yerlere düşürüp kırıp dökecek kadar mı önemliydi? Sobeledin de ne oldu be kızım?

O kadar önemli, o kadar değerli ise eğer, sobe!